YÜREK ACITAN MISRALAR

Ünlü şair/yazar Sylvia Plath’ın eşi aynı zamanda meslektaşı Ted Hughes ile olan birlikteliği ve hayatının belli bir dönemini anlatan “Sylvia” sinemalarda.

‘Ariel’, Sylvia Plath’ın tüm dünyada tanınmasını sağlayan, benim de bir çok şiirini ezbere bildiğim kitabının adı. Ölümünün ardından kendi gibi şair eşi Ted Hughes tarafından bastırılmış. Sylvia Plath hakkında bildiklerim, henüz 31 yaşındayken intihar ettiği, Ted Hughes ile olan birlikteliği ve ardında bıraktığı birbirinden değerli eserleri. Bilmediğim ayrıntıları ise, Yeni Zelanda doğumlu yönetmen Christine Jeffs’in “Sylvia” filminde öğrendim.

‘Sylvia Plath’ı Oscar’lı yıldız Gwyneth Paltrow’un başarıyla canlandırdığı filmde ‘Ted Hughes’ rolünü yakışıklı ve yetenekli aktör Daniel Craig üstlenmiş. Paltrow’un gerçek annesi olan aktris Blythe Danner, filmde Sylvia’nın da annesi rolünde. Jared Haris, Amira Casar yan rollerde oldukça başarılılar. Usta aktör Michael Gambon ise ufacık rolünde çok lezzetli, abartısız bir oyunculuk gösterisi sergiliyor. Sylvia’nın Cambridge Üniversitesi’nde Ted Hughes ile tanışmasıyla başlayan film, ikilinin tutkulu beraberliğini, Slyvia’nın manik-depresif ruh halini ve yaratma sürecini mercek altına alıyor. 9 yaşında babasını kaybeden ve tüm yaşamı boyunca olanca duyarlılığıyla tutkusunu yanında taşıyan ünlü şair/yazar her on yılda bir denediği intihar eylemini, üçüncü girişiminde başarıyor ve yaşama 31 yaşında veda ediyor. Birçoklarının kalbine çıkmamacasına kazılan çok duygusal ve çok zeki bir kadın olarak. Filmde, kadınlara ve alkole düşkünlüğüyle tanınan Ted Hughes’un da Sylvia’ya büyük bir tutkuyla bağlandığını görüyoruz. Ancak doğası ve Sylvia’nın ‘zor’ ruh durumu gereği Hughes, Sylvia’yı terk ediyor. Editör bir dostuna yaptığı acı itiraf, Sylvia’yı çok sevdiği ancak birlikte olamayacağı yolunda. Sylvia hayranları tarafından uzun yıllar süren Ted Hughes düşmanlığı, filmde kendini fazla hissettirmiyor. Aksine yönetmen, Hughes’a oldukça mesafeli davranmış. Onun kendine dönük, egoist yapısını ortaya koymuş fakat itiraflarını, Sylvia’ya olan tutkusunu açıklamış ve olanca ‘insanlığıyla’ beyazperdeye taşımış Hughes’u.

Gayet duyarsız ve soğuk bir dünyada, yaşanması zor bir duyarlılıkla ayakta durmaya çalışan Sylvia karakteri oldukça başarılı işlenmiş. Yaralı kalbi ve yaşadığı ruhsal çöküntülerle, etrafını çevreleyen birçok zorluğa rağmen kendini aşka ve sevgiye adaması izleyicinin yüreğini acıtıyor. Film bunu başarmış. Oldukça etkileyici melodramın görüntü yönetmenliği de birinci sınıf. John Toon, kamerasını fazlasıyla şiirsel kullanmış ve Sylvia Plath’ın ruh durumunu izleyiciye başarıyla hissettirmiş. Gabriel Yared’in hüzünlü müziği de filme ait kayda değer bir diğer nokta. Önemli bir başarı da Paltrow’a ait. Her türlü ödüle değer, sakin ve dengeli oyunu, Sylvia’nın gerçekliğini kanıtlar gibi. Film bitip, sinemadan çıktığınızda Paltrow’un Plath’ı gayet iyi analiz ettiğini düşünüyorsunuz. Sanırım Gwyneth Paltrow’un şimdiye dek canlandırdığı en başarılı rol ‘Sylvia’. Ve ne zaman ünlü şairi düşünsem aklıma Paltrow’un, acılar içinde kıvranan çaresiz yüzü gelecek. Sylvia’nın hayata veda etmeden, yani son intihar denemesinden önce, iki küçük çocuğunun tereyağlı ekmeklerini ve birer bardak sütlerini hazırlama sahnesi insanı ağlatıyor. Sabah gelecek olan bakıcının odalarında şaşkın şaşkın annelerini ararken bulacağı çocukları düşünüyorsunuz, yazı masasına bırakılan ‘Ariel’ dosyasının Ted Hughes tarafından bulunması ve şefkatle okşanması sahnesi ise size yeniden Sylvia’yı, o acılı prensesi anımsatıyor.Ünlü şairin ruhunun karanlık köşelerini, yaşamın tahrip ettiği kalbini ve yaratıcılığın ne denli büyük bir acı ve yalnızlık gerektirdiğini ayrımsıyorsunuz.

Sylvia, iyi yönetilmiş, iyi yazılmış, fevkalade oynanmış, etkili ve önemli bir film bence. Mutlaka izlenmeli ve henüz okumayanlar Sylvia Plath ve onun yaratıcılığını (acılarla da olsa) körükleyen Ted Hughes’un eserlerini mutlaka okumalı. O zaman edebiyat dünyasının çok tartışılan bu önemli iki ismini belki daha da iyi anlarız ve yargılarımız filmle sınırlı kalmaz.

Tüm keyifli anlara rağmen, yaşam oldukça acı veren bir yolculuk. İki insanın ilişkisi ve tutkuları da öyle. Mutluluk, hayatta yer alan tüm duyarlılıkları keşfetmekle ilgili belki de. Onlara dokunmak, açtıkları yaraları hissetmek ve ‘insan’ kalabilmekle bağlantılı. Kabullenmek, şefkat, saygı ve en önemlisi sonu nereye varırsa varsın delicesine sevmekle.

MURAT ERŞAHİN