AŞK VE İNSAN HALLERİ ÜZERİNE

Sundance Film Festivali’nde ‘En İyi Senaryo’ ödülü kazanan bağımsız yapım, iki çiftin bir sonbahar mevsiminde geçen öykülerini anlatıyor.

Birbirleriyle yakın dost olan Linden ve Evans aileleri, orta sınıfa mensup, entelektüel birikimleri olan, kendi sınıflarına mensup herkes gibi, ‘sıradan’ yaşamlar süren insanlardır. Amerika’nın üniversite şehirlerinden birinin banliyösünde yaşamaktadırlar. Linden’ların iki, Evans’ların bir çocuğu vardır. Dışarıdan bakıldığı zaman mutlu hayatlar sürdükleri düşünülse de, içerde büyük mutsuzlukların hakim olduğunu görürüz. Jack ve Terry Linden, günlük yaşamın karmaşası altında yorgun düşmüşlerdir. Jack, mutsuzluğunu ‘aşk’la geçiştirmeye çalışır. Kendisi gibi üniversite’de ders veren en yakın arkadaşı Hank’in eşi Edith ile gizli bir aşk ilişkisi vardır aralarında. Kocası Hank’in soğuk, mesafeli her şeyden bıkmış hali, Edith’in ihtiyacı olan sevgiyi, Jack’te bulmasına yol açar. Terry, başta bu ilişkiden habersizdir. Bildiği tek şey, Jack ile arasındaki ilişkinin yok olmaya yüz tuttuğudur. Jack, Edith, Terry ve Hank, evlilikleri, sevgileri, değerleri ve kendileriyle yüzleşmek zorunda kalacaklardır.

Andre Dubus’un 70’lerin ortasında yazdığı ‘We Don’t Live Here Anymore’ ve ‘Adultery’ adlı iki öyküsünden uyarlanan ve Larry Gross’un senaryolaştırdığı filmin yönetmeni John Curran. Andre Dubus’u oldukça beğenilen “In The Bedroom” adlı filmden tanıyoruz aslında. Şöyle ki, merkeze insanın özünü oturtan psikolojik dram, Dubus’un ‘Killings’ adlı öyküsünden uyarlanmıştı. Eserlerinin hemen hepsinde, en önemli malzeme olan insanın günlük yaşamındaki mutsuzluğunu ve içsel sorunlarını işleyen Dubus, yine karşımızda. Gross’un oldukça samimi ve yalın uyarlamasıyla güçlenen edebiyat eseri beyazperdede ışıl ışıl parlamış. Amerikan bağımsız sinemasının bu nitelikli örneği gücünü, incelikli senaryosunun yanında, oyuncu kadrosundan da alıyor. Başta Terry rolünde izlediğimiz Laura Dern olmak üzere, Edith’i canlandıran Naomi Watts ve son dönemin revaçta aktörü Mark Ruffalo çok iyiler. ‘Hank’i oynayan Peter Krause de oldukça iyi. “Six Feet Under” ile büyük bir çıkış yapan yetenekli aktör, bıkkın ve ilgisiz eş rolünde oldukça inandırıcı. Bir sonbahar mevsimi boyunca geçen öykünün havası, sonbaharın hüznüne oldukça uygun. Diyalogları ve genel senaryo yapısıyla Woody Allen filmi “Interiors / İç Mekanlar”ı hatırlatan film, zaman kavramından mümkün oldukça bağımsız. Amerika’nın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda geçen bir öykü, anlatılan. Eşlerini aldatan, üzülen, ayrılan, yaralarını sarıp hayatlarına devam eden ve önemli seçimler yapan insanların öyküsü bu. Aslında toplumun belirli bir kesiminin zaman ve mekandan bağımsız ‘ev içi’ halleri. Özel yaşamın resmi röntgeni.

Evlilik, sadakat ve aşk… Bunların da ötesinde mutluluk peşinde koşan insanların hüzünlü hikayesi tanık olduğumuz. Özellikle orta yaşa gelmiş, uzun süredir evli, çocuk sahibi, gündelik yaşamın yorucu, bunaltıcı ve baskıcı koşturmasından sıkılmış insanların. Bir sabah tıraş olurken ayna karşısında, bulaşık yıkarken eviyeye vuran yüzde gördüğünüz o mutsuz siz… Yaşamınızın çoğu geride kalmış. En neşeli zamanlar çoktan uçup gitmiş ve siz şimdi yalnız kendinizle berabersiniz. Her şeyden daha gerçek olan o yalnızlık duygusuyla. Çaresiz, ürkek ve korkaksınız şimdi. Üşüyorsunuz. Artık tüm kelimeler eskisi gibi anlamlı değil. Çok sevdiğiniz şarkılar, romanlar hatta şiirler bile. Eski resimlerle oyalıyorsunuz kendinizi. Anılarla. Sığınacağınız bir tek liman var: Aşk. Koruyucu, eskisi gibi genç ve iyi hissettiren o görkemli duygu. Özür dilememek demek aşk. Hesapsız ve olduğunuz gibi davranabilmek. Kendinizi tekrar sevebilmek, yeni bir başlangıç demek.

Fakat aşk ödünler gerektirir. Sizin için öncelikli şeyleri feda etmek gibi. Bunu yapabilmek güçtür. Seçim burada devreye girer. Ve seçimleriniz, önünüzde uzanan yaşamınızı oluşturur. İyi veya kötü bir karar vermek zorunda kalırsınız. Gitmek veya kalmak gibi. Devam etmek veya bitirmek gibi… “Aşk Artık Burada Oturmuyor” bu önemli karar ve seçimlerin filmi bir bakıma. Samimi, yalın ve alçak sesli film, bir insanlık hali saptaması. Aşkın en yalın hali belki de. Alt metinlerinde insana ait birçok değer ve duyguya yer veren değerli bir edebiyat uyarlaması özünde. İnsanın kendisiyle yüzleşip hayatı kucaklamasının, belki de kabullenişinin gerçekçi öyküsü. Dört karakterden yola çıkıp, milyonların hayatına ayna tutan bir film.

Gösterildiği birçok festivalde beğeni toplayan bu bağımsız filmi izleyin, içinde kendinizi bulacak, çoktan unuttuğunuz, üstünü örttüğünüz, bastırdığınız duyguları hatırlayacaksınız; kendi gerçeğinizle yüzleşip yara saracaksınız belki. ‘Aşk’a vakit hatta emek harcamanız gerektiğini, yaşamınızı kendinizin değil içinde bulunduğunuz şartların kontrol ettiğini fark edip telaşa kapılacaksınız. Seçimlerinizi fark edeceksiniz belki de. Her şeye rağmen yaşama devam etmenizi sağlayan seçimlerinizi. Kim bilir, belki de siyah beyaz gözüken hayatınızdaki birçok gerçek rengi. Hüzünlenip, buruk bir şekilde gülümseyeceksiniz ve sinemadan çıkarken hafifçe sarsılacaksınız. Yaşamın içinden bir film bulacaksınız beyazperdede.

MURAT ERŞAHİN