Ana sayfa

KELİMELERE GEREK GÖRMEYEN FİLM

Bol ödüllü ve etkileyici Güney Kore yapımı romantik dram “Boş Ev” bu hafta sinemalarda.

23. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin en çok sevilen filmlerinden biriydi “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış.” İnsanın yüreğine işleyen bu Güney Kore filminin yönetmeni Kim Ki-duk’la ilk o zaman tanıştım. Daha önce çektiği bazı filmlerini izleme şansını da buldum. Genellikle toplum dışı kalmış yalnız bireylerin hikayelerini, onların zorlu hayatlarını beyazperdeye aktarıyordu Kim Ki-duk. Bunu yaparken, meselesini anlatırken yani, son derece yoğun bir tevazuyu, insana ait mükemmel gözlem ve tespitlerle birleştiriyor, uzak doğu felsefesinin kilit noktalarını hikayesine başarıyla ekliyordu. Trajik ve çarpıcı öykülerinde diyaloglar, yerini mükemmel bir görselliğe bırakıyordu. Kelimelere ihtiyacı yoktu Kim Ki-duk’un. Kahramanlarının içindeki derin yaralar, tutulmayan sözler yüzünden azalan güvenleri, hayal kırıklıkları, belli bir bilgelikle birleşiyor ve söz kayboluyordu. Hareketler ve mimikler vardı artık. Hareketsizlik de öyle. Büyük bir dinginlik içinde doğayı, kendilerini ve dışarıdaki dünyayı dinleyen yaralı kahramanlardı Ki-duk’unkiler.

Bu yıl, 24. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde iki filmini birden izledik Ki-duk’un. “Boş Ev” ve “Fedakar Kız”. Yönetmenin bildik temalarını olağanüstü bir duyarlıkla beyazperdeye taşıdığı ve katıldığı hemen her festivalden ödüllerle dönen 2004 tarihli filmi “Bin Jip / Boş Ev”, bu hafta vizyona giriyor. Filmin kahramanı Tae-suk adlı genç bir adam. Tae-suk, gündüzleri sokak sokak gezip boş evleri tespit ediyor ve geceleri o evlere giriyor. Amacı hırsızlık değil, tanımadığı hayatlara dokunmak. Tanımadığı insanların sahibi olduğu evlerin koltuklarında oturuyor, yataklarında uyuyor, sofralarında yemek yiyor, müzik dinliyor, resim albümlerine bakıyor. Evi terk etmezden önce de kıyı köşe temizlik yapıyor genç adam. Ev sahiplerinin kirli çamaşırlarını yıkıyor, asıyor, ufak tamiratlar yapıyor (çalmayan radyo ve duvardaki bozulmuş saat gibi mesela) kirlettiği bulaşıkları da yıkıyor tabii. Evden çıktığı zaman mis gibi bırakıyor evi, sahiplerine. Bir gün girdiği evlerden birinde, baskıcı kocasından bezmiş, dört duvar arsında adeta tutsak hayatı yaşayan eski model Sun-hwa ile karşılaşıyor. Tae-suk ile güzel Sun-hwa, aralarındaki şaşırtıcı elektriği hemen fark ediyorlar. Sanki bu iki insan birer ruh eşi. Konuşmadan, araya kelimeler girmeden anlaşıyorlar ve beraber kaçmayı seçiyorlar, sonu belirsiz, umutsuz bir maceraya atılıyorlar. Birbirlerine büyük ve gerçek bir aşkla bağlanıyorlar.

Gizemli bir yaklaşım belki Ki-duk’unki. ‘Bütün yalnız ve kayıp ruhlar birer boş evdir, sahibini, konuğunu bekler’ diyen yönetmen, gerçeküstü bir aşk öyküsü anlatıyor aslında. Kelimeleri aradan çıkararak yapıyor bunu. Filmin iki kahramanından biri film boyunca tek kelime etmiyor. Diğeri ise sadece ‘seni seviyorum’ diyor. Fazla kelimeye gerek de yok zaten. Her an yanımızda olan şiddet, alışılmadık bir sükunetle iç içe mi acaba? Sevdiğimizin, o hep beklediğimizin uzandığı divana, başını koyduğu yastığa değip, onu koklamak için neler vermeyiz? Bütün sevgiler gerçek midir? Yaşamımıza değip geçen her şey kontrolümüz altında mı? Ya yaşamlarımız? Bir yığın resmi bir albümde biriktirmemizin gerçek amacı ne? Yitip giden anların büyüsü mü aradığımız. Nefesle dolan odaların, tabakların, yatakların, dolapların gerçeküstü öyküleri mi? İlişkilerimiz sevgi dolu mu? Yaptığımız tüm eylemlerden sorumlu muyuz? Mülkiyet nedir? Anlamadan değip geçmek bu kadar kolay mı? Kaç kilodur insan ruhu? Sevdiğimizle birlikte daha mı ağırız yoksa daha mı hafif? Yoksa ‘0’ kilo mu çeker aşk?

Beklenti, yalnızlık, nefret, şiddet, tutku sevgi ve aşk hakkında daha bir çok soruyu büyük bir alçakgönüllülük ve estetik içinde cevaplıyor Kim Ki-duk’un “Boş Ev”i. Sözler yerine kusursuz bir görsellikle yapıyor bunu. İnsanın yüreğinde, aklında bir şeyler bırakıyor ardından. İyi hissettiriyor. Dışarıdaki bir yığın bayağılığa rağmen, hâlâ insan gibi hissedebildiğinizi ayrımsıyorsunuz filmden çıkınca. Kalbinizdeki ses, dudaklarınızdan dökülmeye az kala ‘boş bir ev’ arıyor gözünüz? Sahi hiç sevdiğinizle birlikte tartıldınız mı?

MURAT ERŞAHİN