AMERİKAN RÜYASINDAN UYANMAK ÜZERİNE

Önemli oyuncu kadrosu ve farklı kurgusuyla dikkat çeken film, Amerikan rüyasına eleştirel bir bakış atıyor

Wayne Hayes ve eşi Eileen, Amerikan rüyasının ve mutlu aile tablosunun örneklerinden birini oluşturuyorlar ilk bakışta. Wayne, kapitalizmin beşiğinde oyunu kurallarına! uygun oynayıp zengin olmuş bir iş adamı. Risk almayı hep sevmiş. Lise aşkıyla evlenmiş. Biri erkek diğeri kız, okuyup yazmış iki yetişkin çocuğu ve bir de torunu var. Sabahları, havuz başındaki kahvaltının ardından son model arabasına atlayıp ofisine gidiyor. Her şeyin aynı olduğu bir sabah Arnold Mack adındaki bir adam tarafından kaçırılıyor Wayne. Mack, onu ormanda bir yolculuğa çıkarıyor. Wayne’e, kendi görevinin onu bir kulübede bekleyen fidyecilere teslim etmek olduğunu söylüyor. Bu arada Eileen ve çocukları FBI’a haber vermiş durumdalar. Herkes Wayne’in geri dönmesini bekliyor. Bu arada birçok saklı gerçek açığa çıkıyor. Eileen, Wayne’in bir metresi olduğunu öğreniyor. Hayes’lerin korunaklı ve düzgün yaşamları, kesin bir değişime uğruyor.

Aralarında “The Insider”da olmak üzere birçok önemli filmin prodüktörü olarak tanıdığımız Hollandalı Pieter Jan Brugge’un yazıp yönettiği ilk film “The Clearing/Tehdit”. Filmin kurgusu oldukça özenli. ‘Asimetrik paralel kurgu’ olarak adlandırabiliriz bu kurguyu. Wayne ve onu kaçıran Arnold’un dağdaki gezintileri bir gün sürerken, Hayes’lerin evindeki bekleyiş günler, hatta aylar süresince aksetmiş kameraya. Senaryonun yalınlığı ve zekası filmin bütününe sinmiş durumda. Her an beklenen sürpriz ve gerilim diri tutulurken, film seyirciyi ters köşelere yatırmanın yanında farklı sokaklara sapıyor ve bir kaçırılma olayı çerçevesinde, Amerikan aile yapısını, güç ve iktidar kavgalarını, kişisel ilişkileri ve özünde bireye ait hemen hemen tüm duyguları açık bir şekilde ortaya sermeyi başarıyor. Tüm bunlara eleştirel yaklaşıyor aynı zamanda. Yaşanan ve kazanılan edimlerin karşılıklarını, nelere mal olduklarını, insanın özündeki yalnızlığı ve çaresizliği, en önemlisi de zavallılığı açıklıyor. Brugge, Amerikan rüyasının derinlerine bir saldırı yapıyor aslında. Filmin başından sonuna bütün karelerine sinen ‘Avrupalılık’ hemen fark ediliyor. Seyrettiğinizin Hollywood dışı bir prodüksiyon olduğunu filmin ilk dakikalarında kavrıyorsunuz. Bireylerden yola çıkıp büyük kitleleri kemirip duran tüm sıkıntıları minik bir olayla anlatıyor yönetmen. Bazı değerleri sonsuza dek karalarken, yücelttiği bazı değerler de mevcut tabii. Fakat bunlar sadece insana ait soylu duygular. Gerisi kapkaranlık bir tablo.

Karşımızdaki filmin tam anlamıyla bağımsız sinemanın özel bir projesi olduğu gerçeği takılıyor jenerikler sona ererken insanın kafasına. Başrolde yer alan ve bir Hollywood figürü olmasının yanında kurucusu olduğu Sundance’dan dolayı ‘bağımsızların hamisi’ olarak niteleyebileceğimiz Robert Redford’un varlığı da bunun bir kanıtı. Usta aktör Willem Dafoe ve benim her zaman ‘eşsiz’ olarak tanımladığım aktris Helen Mirrren’da adeta birer resital veriyorlar filmde. Hayes’lerin oğlu Tim’i canlandıran Alessandro Nivola’da oldukça başarılı (kendisini Jurassic Park 3’ten de tanıyoruz).

Kolay okunabilir gözükse de fazlasıyla dolu ve ağır bir alt metin var filmde. Derin meseleleri ve insana ait ince noktaları sevenler, “Tehdit”ten oldukça memnun kalacaklar. Gözükenin değil, gözükmeyenin anlatıldığı, ciddi ve önemli bir çalışma var ortada. Amerikan rüyasının gerçekte nasıl bir kabus olduğunu ve aslında kapitalizmin ağırlıklı yaşandığı ülkelerde benzerlikler gösteren insan doğasının hemen her yönünü ortaya koymuş Brugge. Edebiyat tadındaki film, gerçek sinemaseverler için birebir.

MURAT ERŞAHİN