Ana sayfa

GÖKYÜZÜNDEKİ FİL

Sinemalarda bir fil var. Gus Van Sant’ın 2003 Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ kazanmış filmi “Fil / Elephant” vizyonda.

Sadece gökyüzü. Bir belgesel gerçekliği ve ciddiyeti ile yansıyan yaşam görüntüleri. Derin bir mesele. Finalde yine sadece gökyüzü.

Gus Van Sant, uzun yıllar akıllardan çıkmayacak bir film yapmış. Kendi başyapıtını imzalamış. Cesur, yalın, çıplak, gerçek ve mutlak bir saldırı. Yok olmaya ramak kalmış bir toplum tablosu çizmiş adam. Duyarsız, anlamsız, açıklaması olmayan, sevgisiz, uzak, çıkışı olmayan çaresiz insanların (ki toplumun en önemli kesimi olan gençliğin) röntgenini çekmiş. Teşhis kesin: Hasta can çekişiyor. Hastalığın tedavisi ise o kadar kolay değil. Bu bir virüs. İnsanlar uğraşıp, dinleyip, dokunup, anlayıp, sevip, düşünerek bulacaklar hastalığın çaresini. Belki de bulamayacaklar. Yok oluşun resmi bu.

‘Belki de ‘batı’nın simgesisiniz. Doğu’ya medeniyet dersleri veriyorsunuz. Çok paranız var. Kendinizi yeşil kağıt parçalarının egemenliğine terk etmişsiniz. Uzaya gidiyorsunuz. Kocaman kara boşlukta alternatif yaşam biçimleri araştırıyorsunuz. Sizi koruyacak silahlarınız, askerleriniz var. Güç sizde… Tüm bunlara karşılık, korkuyorsunuz. İnsanlarınıza korku pompalıyorsunuz. Korkuyla besleniyorsunuz. Vahşi Kapitalizm ve artık tıkanmış deli bir ekonomik model, sizi yok etmeye başlamış. Yabancılaşma tamamlanmış ve yok olmak üzeresiniz. Sevgileriniz plastik. Geçiştirilen öğünler gibi sevişmeleriniz. Sıcak kavramlar uzak ve acele. Dokunmadan. Geleceğiniz tehlikede. Gerisi boşluk…Belki de’ Gus Van Sant’ın çizdiği tablo bu. Columbine katliamını odak alarak çok önemli noktalara parmak basıyor yönetmen. Bir matematik dersi verir gibi üstelik. Alt alta topladığı görüntüler, gerçekleri oluşturuyor. Lise öğrencisi iki gencin, ellerinde silahlarıyla tanıdık tanımadık, bir çok insanı öldürdükleri bir katliam bu. Ardından intihar eden ve yaşamlarında henüz öpüşmemiş iki gencin. Evlerine bir pizza ister gibi sipariş ettikleri silahlarla, gayet soğukkanlı bir plan sonrasında yok etmelerinin ve yok olmalarının öyküsü. Bir Amerikan kasabasındaki vahşetin, sıradan bir günün öyküsü. Columbine vakası ile ilgili çekilen diğer film ve belgesellere (Home Room-2002, Zero Day-2003, Benim Cici Silahım / Bowling For Columbine-2003) hiç benzemeyen bir film var karşımızda. Belgesel tadında bir drama. Gerçeğin ta kendisi.

İki genç planlarını yapmışlardır. Liselerinde bir katliam yapacaklardır. Neden mi? Filmin ilk bir saati boyunca lisede geçen bir günü ve öğrencileri görüntüler kamera. Tuvalette dedikodu yapan şıkıdım genç kızlar, inek öğrenciler, sanatçı ve bilim adamı olabilecek çocuklar, serseri çocuklar, onların öğretmenleri, aileleri, okulun bahçesi ve kocaman gökyüzü. Bizi sarmalayan o kocaman gökyüzü… Katliamı gerçekleştiren çocuklardan biri Beethoven’in Für Elise’sini çalmakta. Güzel de çalıyor. Bir süre sonra kendi yorumunu katıyor çaldığı klasik esere. Sonra yine geri dönüyor, bıraktığı yerden devam ediyor. Öğretilen ve iyi çaldığı esere kendi yorumunu katmayı unutmuyor. Odasının duvarında posterler ve kendi çizdiği resimler var. İçlerinde bir de ‘fil’ resmi var. Neden çizildiği belirsiz ve anlamsız bir fil resmi. Birazdan okula gidilecek; tanıdık tanımadık, göze gözüken ve konuşan her canlı öldürülecek. Hem de tek kelime etmeden, bir şey söylemelerine, cümle kurmalarına izin verilmeden. Çünkü anlamsız. Her şeyin kendini bir boşluğa terk etmesi gibi anlamsız. Sevginin ve şefkatin yer almadığı bir boşluk bu. İçi doldurulamayacak bir boşluk. Yabancılaşmanın son noktaya dayandığı kayıp bir toplumun, imdat sesi. Haneke’nin Avrupa’da gözümüze soktuğu her şeyi, Van Sant, Amerika’ya taşımış. Başka bir kıtada yaşanan benzer gerçekleri ve sonuçları sunmuş bize. Öğretmeden, cevap bulmadan, somut bir çözüm belirtmeden, sadece belgeleriyle. Kamerayı lisenin bahçesine, tanıştırdığı insanlara, okulun sınıf ve koridorlarına, tuvaletlerine, kütüphane ve yemekhanesine koyup gitmiş. Kamerayı oralarda unutmuş. Gerçeğin ve ciddiyetin sınırlarına dayamış kamerasını. Mesafeli ve bilge bir tavırla anlatmış anlatacağını. Durumun vahametini gözler önüne sermiş. Duyarsız kalmış bir anlamsızlık yığınının kaçınılmaz gerçekliğini cesurca dile getirmiş. Anlattığı salt yaşanan katliam değil, okulun ve öğrencilerin bir günü, o kadar. Oyuncular gerçek isimlerini kullanmışlar filmde. Filmin gerçekliğini zedelemeyen bir durum bu. Harris Savides’in muhteşem görüntüleri eşliğinde bir ağıt yakmış Gus Van Sant. İngilizce’de yer alan ‘There’s an elephant sitting in the living room/Salonda oturan bir fil var’ deyiminden yola çıktığı düşünülüyor Sant’ın. Bu deyim, ortada herkesin görmezden geldiği koskocaman bir problem olduğunu belirtiyor. Fakat belki de gökyüzünü dolduran boşluk gibi herşey anlamsız. Uzak ve fevkalade önemsiz. Ondan ‘fil’ belkide. Herşey olabilirdi, çocuğun duvara çizdiği resim. Katliamı hazırlayan, cinnete kucak açan ve ‘en gerçek şey’ olan yaşamdan vazgeçmeye yol açan birikimlerin birçok sebebi var bu ‘her şeyde’.

Bizleri yukarıda çevreleyen gökyüzü altında çaresiz ve tükenmiş durumda olduğumuzun müziği belki de ‘Für Elise’. Gökyüzünde kocaman bir fil görünür bazen. Bulutların arasında kolaylıkla seçilebilir. Kafanızı kaldırıp bizi koynuna alan kocaman boşluğa bakmanız yeterli, gökyüzünde saklanan fili görebilmeniz için.

MURAT ERŞAHİN

murat.ersahin@superonline.com