Ana sayfa

NAİF, BÜYÜLÜ VE SICACIK…

Katıldığı festivallerde birbiri ardına ödüller kazanan Türk filmi “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” sinemalarda.

1960’ların ortasında küçük bir Anadolu köyündeyiz. Kütahya’nın Tavşanlı İlçesine bağlı Tepecik Köyü burası. Recep ve Mehmet 14 yaşlarında iki köylü çocuğu. Yazları köylerinin yakınındaki kasabada çıraklık yapıyorlar. Recep bir karpuzcunun, Mehmet ise bir berberin çırağı. Her ikisinin delicesine tutkun oldukları şey ise sinema. Geceleri köyde bulunan terkedilmiş bir ahırda derme-çatma bir film projeksiyon makinesi yapmaya uğraşıyorlar. Rejisörlük hayalleri kuran çocukların bu sinema sevdasının tek tanığı ve destekçisi ise köyün delisi Deli Ömer. Recep, kasabada yaşayan ve yaşça kendisinden büyük olan Nihal’e aşık. Sahip oldukları tek ümit ise, uyduruk projeksiyon makinelerinde hareketli görüntü elde edebilmek. Beckett’in dediği gibi, ‘hep denemek, hep yenilmek. Olsun, yine denemek, yine yenilmek. Daha iyi yenilmek…’

Ahmet Uluçay’ın ilk uzun metrajlı filmi “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” bu hafta sinemalarda. Uluçay’ın yazıp yönettiği filmin özyaşamsal bir yanı var. Uluçay 1954 Kütahya, Tepecik Köyü doğumlu. Bir kış akşamı köy ilkokuluna seyyar bir sinemacı geliyor. Köyde henüz elektrik yok. Bir motopompa monte edilmiş jeneratörün ürettiği elektrikle çalışan

makineyle film gösterimi yapılıyor. Karanlık köyde sinemanın etkisi farklı oluyor. Gösterim sonrası salondaki çocuklardan birinin yaşamı değişiyor. O gün, aklını ve gönlünü sinemaya kaptıran çocuk büyüyor ve Ahmet Uluçay oluyor. Halen Tepecik köyünde yaşamını sürdüren Uluçay’ın, ilki 94’te olmak üzere yazıp yönettiği ve gösterildiği festivallerde birçok ödül kazanmış 9 kısa filmi var. Geçtiğimiz Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi Türk Filmi’ seçilen “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”, Eylül ayında 52.si düzenlenen San Sebastian Film Festivali’nde kazandığı ‘Jüri Özel Ödülü’nün ardından son olarak 26. Montpellier Film Festivali’nde büyük ödül olan ‘Altın Antigone’nin de sahibi oldu. Film, 19-28 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Selanik Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde yer alıyor. Oyuncu kadrosunun tümünü amatör isimlerin oluşturduğu yapım, dijital kamerayla çekildikten sonra 35 mm sinema filmine aktarılmış. Doğal mekanlarda ve olabildiğince doğal ışıktan yararlanılarak çekilen filmin genel yapım sorumlusu “Nerdesin Firuze” filmiyle tanıdığımız Ezel Akay.

Naif, hüzünlü ama umut dolu, sıcacık filme ismini, sinema sevdalısı küçük Recep’in ustası Karpuzcu Kemal’in kullandığı deyim veriyor. Bıçkın ve şanssız adamın, ‘olmayacak şeylere umut bağlamak’ anlamında kullandığı “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ın altında daha birçok şey gizli. Unutulmuşluk, bir başınalık, çaresizlik, çıkışsızlık… Yine de umutları var Recep ile Mehmet’in. Kentlileşme arzuları var. Her akşam üstü yenik, boynu bükük döndükleri köylerinden ertesi sabah kasabaya daha güçlü yollanıyorlar. Köyde geçirdikleri gece, onları besliyor. Çünkü film makineleriyle; sinemayla uğraşıyorlar. Resimleri hareket ettirmek için ölmüş dedesinden medet umuyor Recep. Bir de kasabadaki aşkı Nihal onu sevsin istiyor. Kıza delicesine aşık. Sinema sevdası ve Nihal ayakta tutuyor onu; ümidini kaybetmemesinin nedenleri bu iki değerli şey. Köyde sinemanın adı ‘Gımıldak’. Sözcük yerel ağızda hareketli anlamı taşıyor. Köydeki diğer çocuklar, kahramanlarımızı Gımıldakçılar diye çağırıyor. Gımıldakçılar, hiçbir zaman kaybetmeyecekleri sinemasal hayalleri ile yaşıyorlar ve inanıyorlar ki, ‘karpuz kabuğundan gemi yapılır’.

Yerel terminolojinin ayrı bir saflık ve inandırıcılık kazandırdığı film, Bolu yöresinin içli türküsüyle açılıyor ve enstrümantal olarak kullanılan türkü öyküye film boyunca eşlik ediyor: ‘Beyaz Giyme Toz Olur, Siyah Giyme Söz Olur. Gel Beraber Gezelim, Muradımız Tez Olur. Salına Da Salına Da Gel, Dön Dolaş Yine Bana Gel…’

Türkülerin anlatabildiği bir dünya Uluçay’ınki. Onun imkansızlıklar içinde yaşadığı yaratım sancılarını anlayabilmek o denli kolay değil. Geceleri, herkesden gizli, mum ışığında kurulan ve gerçekleşen sinema hayalleri yönetmenin yaşamını oluşturuyor. Filmini izlediğinizde Uluçay’ın eski bir arkadaşınız, dostunuz olduğunu hissediyorsunuz. Sıcak ve yalansız bir dost eli buluyorsunuz omzunuzda. Kaldırımları, sokakları, evleri dolduran o sıradanlık, bir örneklik, yapaylık, aleladelik kayboluyor, bir insan nefesi kaplıyor etrafınızı. Onun meseleleri, ülkenin meseleleriyle örtüşüyor, hayalleriyle yansıyor beyazperdeye. Uzaklardaki bir Anadolu köyünde bir sinema sevdalısının, en önemlisi bir dostunuzun yaşadığını biliyorsunuz artık.

Özetle, gerçekçi olmaktan öte büyüleyici ve şiirsel olan Ulaçay’ın filmi, allı pullu Hollywood filmleri ve popüler kültürden beslenen, gözünü sadece gişe başarısına dikmiş yerli yapımlardan hemen ayrılıyor. De Sica, Fellini ve Bresson filmleri tadındaki çalışmasından ve her gerçek sinemacıda olması gereken sinema sevgisi ve cesaretten dolayı Ahmet Uluçay’ı kutlamak gerekli. Kelimenin her anlamıyla ‘Onca Yoksulluk Varken’ sinemaya sevdalanmak gerçek bir cesaret işi. Tüm sinemaseverler bu cesareti alkışlayıp tanık olmalı. İnandırıcı olmaktan çok büyülemeyi tercih eden bir film var karşımızda.

MURAT ERŞAHİN

murat.ersahin@superonline.com