Ana sayfa

YAŞAMDA KAYBOLMAK ÜZERİNE

Adı konamayan, tarifi zor pek çok oluş vardır yaşamın içinde. Rafa kaldırılmış düşler, ertelenmiş hisler, sonsuza dek içinizde kalan telaşlar, yürekte yer eden o burukluk. Başka vakitler, başka yüzler, başka şeylerdir aradığınız. Kendinize yalanlar uydurursunuz, gündelik bayağılıkları plastik yakınlıklarla örtbas etmeye çalışırsınız. Mesafeli bir zarafetle dolaşır durursunuz sokaklarda. Tehir edersiniz, unutursunuz, kendinizi kandırmaya devam edersiniz ve yok olursunuz. Yaşam sürmektedir.

Yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu Sofia Coppola’nın ikinci uzun metrajlı filmi “Lost In Translation” yaşamın acıtan gerçekleri üzerine dürüst ve samimi bir yapım. Vasat bir oyuncu olduğunun farkına varıp, gerçekten yetenekli olduğu dala, öykü anlatmaya soyunan Sofia, babası usta sinemacı Francis Ford Coppola’nın yürütücü prodüktörlüğünde yazıp yönettiği filmle, meselesi olan bir yönetmen olduğunun altını çiziyor. Bizi, insanın kolaylıkla kaybolabileceği (o en kötü yalnızlığın) kalabalıkların arasına, farklı bir kültürün göbeğine, bambaşka bir dilin ülkesine, Japonya’ya götürüyor. Kendimizden bir şeyleri kolaylıkla bulabileceğimiz Bob ve Charlotte’u, tercümesinde tüm anlamlarını yitiren kelimelerin ortasına bırakıyor.

Bob, ellili yaşların ortasına gelmiş Amerikalı bir film ve TV yıldızı. Japonlar onu seviyorlar. Kendi üretimleri olan bir Viski reklamında oynatmak üzere iki milyon dolar verip ülkelerine getiriyorlar Bob’u. Charlotte ise iki yıl önce evlenmiş. Kocası bir fotoğrafçı. Charlotte’u Tokyo’da bir otel odasında bırakıp işlerinin peşinde koşturuyor. Charlotte, felsefe okumuş bir işsiz. Yaşamda ne yapacağına henüz karar verememiş durumda. Ne istediğini biliyor ama nasıl yapacağı konusunda fikri ve cesareti yok. Kocasıyla arasında belki de hiç kurulmamış olan iletişimi yitirdiğini düşünüyor. En yakın arkadaşı bile anlamıyor onu, dinlemiyor. Tıpkı, Amerika’daki karısının Bob’u dinlemediği gibi. Bob’un eşi, gündelik hayatla meşgul. Evleri için halı seçmekle, çocukların okuluyla, kuaför randevusu ve alışveriş listesiyle. Oysa yaşam hızla ilerliyor. Bakın oracıkta işte. Sona doğru geçiyor günler. Acımasız, hızlı ve uzak. Bob ve Charlotte, kaldıkları otelde tanışıyorlar. Aralarında bir yakınlık doğuyor. Bir benzerlik, bir yenilgi, bir sıkıntı ve bir ümitsizlik üzerine özel bir sevgi gelişiyor kalplerinde. Ama ikisi de geniş zamanların insanları. (Bkz: Behçet Necatigil, Sevgilerde) Dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek zor iş. Bob, geçmişini sorguluyor, Charlotte geleceğini. Oysa ikisi de aynı şey: geçmiş ve gelecek. İçten bir dokunuşa bile hasret olduğumuz yaşamlarda ne kadar yalnızız. Tüm yapmacık numaralar ve ileride çöp olacak kartvizitlerden başka ne var hayatımızda? Samimi sözcükler, içi dolu sevgiler, uğraşlar, kavgalar başka bir çağda bırakılmış durumda. Dünyanın manasız hızına teslim olmuş durumdayız. Tüm güzelliklere, aşkın zarif selamına ve söylenmesi gereken gerçek sözlere boş vermiş, oradan oraya koşturuyor, nankör ve anlamsız bir hırs için yaşıyoruz sadece. Oysa yaşam belli ki başka yerde. Aynalarla kaplı asansör kapandığında Bob, karşısında kendini görüp tüm bunları düşünüyor işte. Hep başkalarıyla oluyor, onlarla sevişiyor, onlarla yaşıyoruz. Kendimiz gibi olanların farkına varmadan veya en acısı varmışken. En yakınlarımız birer deniz feneri. Mahcup, ürkek ve yalnız olmanın karşılığını acıyla ödüyoruz. ‘Yaşam gelip geçiyor ve biz sanki hiç yaşamıyoruz’ (Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi”ndeki yaşlı uşak Firs’in sözleri bunlar). Hiç aranmayacak telefonları kaydetmek, yalandan merhabalar demek ve fanuslarımıza geri dönmek üzere yaşadığımız günler sona doğru ilerledikçe fark ediyoruz aslında hiç yaşamadığımızın.

Sofia Coppola, yalnızlığa açılan yarım yamalak sekanslar, sabit açılar ve yakın plan çekimlerle senaryosunun inceliklerini yönetmenliğe aktarıyor. Filmin görüntü yönetmeni Lance Accord ise usta işi bir çalışma sergilemiş. Finale doğru değişen renklerle, düzgün çerçevelerle ve mesafeli bir açıyla önemli bir görsellik sunuyor bizlere. Oyunculuklara gelince. Bill Murray olağanüstü. Hollywood’da hep özel bulduğum bir aktör olarak sanki sadece yüzüyle oynuyor bu kez. İçsel ve büyük bir hesaplaşmanın baş karakterini eşi az görülmüş bir sadelik ve samimiyetle canlandırıyor. Scarlett Johansson ise yine çok özel. Aynı “İnci Küpeli Kız”da olduğu gibi yine kolaylıkla aşık olunacak bir kişiliğe bürünmüş. Sıcak, sevimli ve sevilesi. Kocaman gözleri, anlamlı, derin bakışları ve iri dudaklarıyla beyazperdenin son yıllardaki en önemli yüzlerinden biri.

Bu yılın “En İyi Orijinal Senaryo” dalında Oscar sahibi filmi olan “Lost In Translation”, izlenmesi ve içine girilmesi gereken derin bir yapım. Çoktan vazgeçilen, önemsenmeyen, geçiştirilen önemli meselelere parmak basan dram, bana yukarıda bahsettiğim birçok yönüyle Ettore Scola’nın “Teras”ını ve Antonioni’nin “Gece”sini anımsattı. Onlar kadar olmasa da heyecanlandırdı beni. Yüreğimi burktu ama iyi hissettirdi. Yaşadığımı, kaybolduğumu ve yaşamın bitmekte olduğunu bir kez daha fark ettim.

MURAT ERŞAHİN

murat.ersahin@superonline.com