Ana sayfa

SICACIK BİR BELGESEL

“Mimar Babam: Bir Oğulun Yolculuğu”, babasını tanımak için onun yaşamının filmini çeken bir oğulun gerçekleştirdiği sıcak, derinlikli ve etkileyici bir belgesel

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum

…

Sahi siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya

Düşünün bir, babanız ölüyor ve siz bunu ‘herkes’ gibi öğreniyorsunuz. Bir gazetede çıkıyor babanızın ölümü. Babanız çağının en önemli ve etkili mimarlarından biri. Ünü tüm dünyayı sarmış babanızı 11 yaşındayken kaybediyorsunuz. Babanız, Hindistan’dan döndüğü gün, tren garının tuvaletinde kalp krizinden ölüyor. Cesedi uzun süre sonra tespit edilebiliyor. Pasaportundaki adresini karaladığı için. Aslında sizin hiç babanız yok. Hiç sizle olmamış. Sizinle olduğu vakitler bir elin parmaklarından az. Annenizle evli bile değil. Sadece sizin biyolojik babanız. Sadece arada bir evinize uğrayıp sizinle oyun oynayan bir adam. Onun ölümünden 20 yıl sonra, onu tanımak için bir yolculuğa çıkma gereği duyuyorsunuz. Anlatılanlar tatmin etmiyor sizi. Babanızı tanımak için çıktığınız bu yolculuk, babanızın geride bıraktığı binalara, bir avuç sanat eserine doğru. Çünkü o yapılarda babanız var.

20. Yüzyılın en önemli mimarlarından Louis Kahn’ın özel yaşamını ve yaratıcı kariyerini anlatan “Mimar Babam: Bir Oğulun Yolculuğu”, Nathaniel Kahn imzalı önemli bir belgesel. Nathaniel, Louis Kahn’ın oğlu. Babası, Nathaniel on bir yaşındayken 1974 yılında ölmüş. Şirketinin iflasa sürüklendiği 1974 yılında, hayalini kurduğu ‘geleceğin kenti’ni inşa etme projesini gerçekleştirmek için gittiği Hindistan dönüşü. Tren garının tuvaletinde. Kalp krizinden. Ölüyor. Ve siz babanızı henüz tanımamışken onu kaybediyorsunuz. Önce Yale, ardından Pennsylvania üniversitelerinde profesörlüğe kadar yükselmiş, çağdaş inşaat tekniklerini, hayal gücüyle harmanlayarak mimari sanatına bambaşka bir bakış açısı getiren çok önemli bir mimar o.

Nathaniel, babasını tanımak için yaptığı bu belgeselde, babasının görüntülerinin ve anlatılarının yer aldığı arşiv kayıtlarından, Frank Gehry gibi tanınmış mimarlarla ve iş arkadaşlarıyla, ilişkisi olan kadınlarla, onun diğer çocuklarıyla yapılan röportajlardan ve muhteşem yapılarının nefes kesen görüntülerinden faydalanmış. Belgeseli izledikçe içine giriyor, bir dehanın, çok ilginç bir adamın hayal gücünü ve çalışmalarını keşfediyor, özel yaşamına tanıklık ediyoruz. Nathaniel, çağın önemli mimarlarından Louis Kahn’ı tanıtırken, kendi babasını da tanıyor, keşfediyor. Oldukça tuhaf bir deneyim bu. Kendinizi Nathaniel’in yerine koyuyorsunuz ister istemez ve bu sürükleyici, etkileyici ve özel yolculuğa onunla birlikte çıkıyorsunuz. Felsefeden etiğe, mantıktan sanata uzanan değişik bir düzlemde yaşamı keşfediyorsunuz. İnsana sunulmuş en büyük armağanı. Ve en önemlisi bu özel yaşamı, çok özel yaşayan bir insanı tanıyorsunuz.

Fakir ailesiyle birlikte Estonya’dan Philadelphia’ya göç eden Louis Kahn, mimarlık eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli üniversitelerde profesörlüğe kadar yükseliyor. Yunanistan, Roma ve Mısır’a yaptığı seyahatlerde modern çağ mimarisinde estetik açıdan eksik olan öğenin ‘anıtsallık’ olduğunu fark ediyor. 50 yaşının getirdiği olgunluğu, antik dönemin mirası olan hümanizmi ve günün çağdaş ve modern inşaat tekniklerini kullanarak mimari sanatına farklı bir bakış açısı getiriyor. Çok fazla değil ancak bir avuç eser bırakıyor ardında. Fakat bıraktığı tüm eserler mükemmel. Hepsi, çok farklı bir bakışın, dehanın ve önsezinin ürünleri. Bir bilim adamının, usta bir sanatçının eserleri. Bunlardan biri Bangladeş’te bulunan Parlamento Binası. Bir diğeri bir üniversite kütüphanesi, bir diğeri bir hamam. Ama hepsi aynı görkem ve kusursuzlukta buluşuyor. Kahn’ın en büyük projesi ise ‘geleceğin kenti’ni inşa etmek. Bunu gerçekleştirmek için son yolculuğunu Hindistan’a yapıyor Kahn. Ama bu proje için ömrü yetmiyor ünlü mimarın. Beş parasız ölüyor bir tren garının tuvaletinde. Beş parasız, çünkü bir sanatçı o, işin özünde. Paraya asla değer vermemiş bir bilim adamı. Kazanacağı çok para varken, kendisine para kazandıracak tüm teklifleri askıya alıp, idealleri doğrultusunda planlar ve çalışmalar yapan bir Don Kişot. Çok özel bir kahraman. Büyük hayalleri olan bir deha.

Filmi izlerken, onu bir süre tanıyıp birlikte çalışan Bangladeşli bir mimar, Nathaniel’e şöyle diyor. Filmin anahtar cümlesi belki de bu: “Babanız, sevgi dolu bir insandı. Bazen herkesi ve her şeyi çok seven, bunu becerebilen insanlar, en yakınında olanlara sevgilerini gösteremezler. O, sevgi dolu biriydi. Bundan emin olun.”

Louis Kahn’ın kendince o denli önemli işlerle uğraşırken en yakınındakilere zaman ayıramadığını görüyoruz filmde. Aslında bunu Nathaniel ile birlikte ayrımsıyoruz. Ardında bir evlilik, çok sevilmiş iki sevgili, üç de çocuk bırakıyor Kahn. Çocuklardan ikisi evlilik dışı. Nathaniel, evlilik dışı çocuklardan oğlan olanı. Babası öldüğünde 11 yaşında olanı yani. Babasının ne denli çok çalıştığını, işi ve aşık olduğu mimari dışında kendi için hiçbir şeye zaman ayırmaya vakti olmadığını keşfediyorsunuz. Bazı insanların böyle olabileceği gerçeğini istemeden de olsa kabul ediyorsunuz Nathaniel ile birlikte. En ufak ve kolay denilen işleri beceremeyen, buna karşılık, dünyanın gidişini sonsuza dek değiştirebilecek değerlere imza atan dehaları yakından tanıyorsunuz. Sevgi dolu ama ‘telaşlarda’ bu sevgiyi söyleyecek vakti olmayan insanları. Bilim adamlarını… Ve bakıyorsunuz ki, bu adamlardan biri sizin babanız. Ve çıktığınız bu yolculuk size böyle bir adamı tanıtıyor. Kayıp yıllara kızamıyorsunuz. İnsanların saygıyla bahsettikleri, yaptığı eserlerin görkemi ve büyüklüğü altında daha iyi anlayabildiğiniz bu adamı seviyorsunuz o an. Eğer gerçekten varsa tüm hatalarıyla kabul ediyorsunuz onu. Çağın en önemli mimarlarından birini, bir dehayı, bir bilim adamını, babanızı…

Nathaniel Kahn’ın yönettiği 2003 yapımı belgesel, Chicago ve Hamptons Film Festivalleri’nde En İyi Belgesel ve İzleyici Ödülü’nü, 2004’de ise ‘Amerikan Yönetmenler Birliği Belgesel Dalında Olağanüstü Başarı Ödülü’nü kazanmış titiz bir çalışma. Görülmesi mutlak gerekli, insan kalbinin derinliklerine yapılan bir yolculuk. Sürükleyici, etkileyici, çok katmanlı, özel bir belgesel.

İnsan, film bitip salondan çıktığında sokakların yok edici hoyrat kalabalığının, gündelik hayatın bayağılığının arasında, o cümleyi düşünüp duruyor bir müddet: “Bazen sevgi dolu insanlar en yakınlarına gösteremezler sevgilerini”.

Ben filmden sonra eve koşup kızıma sarıldım. Defalarca onu ne denli çok sevdiğimi söyledim durdum kızıma. “Mimar Babam: Bir Oğulun Yolculuğu” son zamanlarda çıktığım en anlamlı yolculuklardan biriydi. Bir insan yüreğine doğru yapılan sıcacık bir yolculuk.

MURAT ERŞAHİN