Ana sayfa

BİR EMİR KUSTURİCA FİLMİ

Emir Kusturica, yazıp yönettiği ve müziklerini de yaptığı “Life is a Miracle / Bir Mucizedir Yaşamak” la sinemalarda

1981 tarihli “Do you remember Dolly Bell? / Dolly Bell’i Anımsıyor musunuz?” ve 85 tarihli “When Father was away on Business / Babam İş Gezisinde” filmleriyle tanıyıp sevmiştik Kusturica’yı. 1954 Sarajevo doğumlu Emir Kusturica, dünya sinemasına kendini bu iki filmle haklı olarak kabul ettirmişti. Balkanlardaki hayatın, coğrafi duyarlıkların resmini kusursuz çizdiğini gördük ve yöreselden çıkıp kolayca evrensel olana ulaştığını fark ettik. Samimi, dürüst ve güçlü bir sinemacıyla karşı karşıyaydık, bu belliydi. Yetenekli ve ‘meselesi’ olan yönetmenlerden Kusturica, 88’de “Time of Gypsies / Çingeneler Zamanı” ve 93’te “Arizona Dream / Arizona Rüyası” ile devam ediyordu filmografisine. 95’te “Underground / Yer altı” ve 98’de “Black Cat, White Cat / Kara Kedi Ak Kedi” geldi. Bu hafta da vizyona, Emir’in şimdilik son filmi olan “Life is a Miracle” giriyor.

Aynı toprakların insanlarının birbirini yediği acılı savaşı eşeliyor bu kez Kusturica. ‘En gerçek şeyin yaşamak’ olduğunu hatırlatarak. Anlamsız, saçma ve boş şeyler uğruna, dünyada oynanan kirli bir oyunun uzantısı olan kanlı iç savaştan ve büyük bir çok katmanlı kültürün nasıl bölünüp ayrıştığından bahsediyor. Yaşamın kendisinin büyük bir mucize olduğunu hatırlatıyor ve insana sunulan bu büyük hediyenin yine nasıl insanlar tarafından geri çevrildiğini. 90’ların başındaki, Avrupa’nın hemen yanı başındaki, Balkanlarda geçen acı anları yansıtıyor beyazperdeye. Mizahi ve duygusal bir açıdan yaklaşıyor olaylara. Tarihin tanıklığını, ‘içerden’ ve yanlı yapıyor: Yaşamın yanında yer alıyor.

Bosna’dayız. Yıl 1992. Belgradlı Sırp mühendis Luka, opera sanatçısı karısı Jandranka ve oğlu Milos ile şehir merkezinden uzaktaki bir dağ köyüne yaşamaktadır. Luka, bölgeyi turist cennetine dönüştürecek tren yolunu inşa etmeye hazırlanmaktadır. Kendini işine kaptırmış, çok yakında patlayacak olan bombaların gürültüsüne kulaklarını tıkamıştır. Milos, futbolcu olmak istemektedir. Kızılyıldız’da top koşturmaktır en büyük düşü. Jadranka, şehirden ve müzikten ayrılmıştır ve bu yüzden kocasını suçlamaktadır. Arada sırada histeri nöbetlerine kapılan kıskanç ve yarım akıllı kadının en sevdiği uğraş, muhteşem manzaralı yamaçtan, aşağıda uzanan rengarenk ovayı seyrederken aryalar söylemektir. Hayat sürmektedir. Fakat savaş da yaklaşmakta. Luka, savaşın asla gerçekleşmeyeceğini söyleyip durur etrafındakilere, yaşamın gücüne inanmaktadır çünkü. Oyun oynamak ve hayal etmektir gerçek olan Luka’ya göre, oysa gerçekler yıkıcıdır ve çoğu zaman acı verirler. Önce Milos’a askerlik çağrısı gelir. Seferberlik emridir mektuptan çıkan. Genç adam futbolcu olma hayallerini bir süreliğine belki de sonsuza dek rafa kaldırmalıdır. İlk çatışma patlak verdiğinde Luka’nın hayatı ve hayalleri altüst olur. Jadranka, köye uğrayan Macar bir müzisyenle kaçmış, oğlu ise cepheye çağrılmıştır. Doğuştan iyimser ve umut dolu olan Luka, ailesinin geri geleceği günü evinde tek başına ve sabırla beklemektedir. Jadranka geri gelmez, Milos ise esir düşer. Bir gece Luka’nın kapısı çalar. Gelen bir sırp askeridir ve yanında Luka’nın hastaneden tanıdığı Müslüman hemşire Sabaha vardır. Sabaha’yı da onlar esir almıştır işte. Kısa sürede Luka, genç ve güzel Sabaha’ya aşık olur ama kadın sırp bir esirle takas edilmek üzere Luka’nın yanındadır. Üstelik takas edileceği esir de oğlu Milos’tur.

Kusturica, acılar ve felaketle dolu bir savaş panoramasının önünde saf ve gerçek bir aşkı anlatırken oldukça samimi. Luka ve Sabaha’nın içten sevgileri, kocaman bir insanlık dramına başarıyla yedirilmiş. Köy hayatının sadeliği, yaşamın sakin ve içten akışı, naif tiplemeler ve Balkan’lara özgü o coşkulu müzik. Kurulan sofralar, edilen danslar, kutlama ve hüznün ortak paydaları, sevgi, dostluk, en acı his olan ayrılık, imkansızlık, insanı yiyip bitiren, adına çaresizlik dediğimiz o ‘ne yapacağını bilemez’ durum. Bir taraf ta da yaşamın gücü. İnsana bir mucize olarak sunulan o değerli armağanın asla anlaşılamaması. Kusturica, tüm bunları anlatırken mizah duygusundan asla taviz vermiyor. Akıl ile birlikte yürüyen gülme eylemine asla sırtını dönmüyor. Mizah kullanarak yaklaşıyor en büyük trajedilere. Aksi takdirde akıl ve duygudan yoksun yaratıklar olunacağını, en önemlisi artık ‘insan’ kalınamayacağının farkında. Karikatür kıvamındaki tiplemelerle, yanlış ve doğruyu, iyiyi ve kötü olanı da ortaya koyuyor Kusturica. Alçak sesle, bağırmadan yapıyor bunu. Göze parmak sokmadan, ders vermeden, sadece mesafeli bir tanıklıkla. Yanında olduğu ve desteklediği tek gerçeklikse, yaşamın kendisinin ne denli güçlü olduğu. Her türlü tersliğe ve aksiliğe rağmen, zamanla tüm yaraların sarılacağı, kim bilir belki de ilerde bir gün, Luka’nın düşleri ve maketleri gibi olabileceği gerçeği yaşamın. Hayallerde olsa bile, yalnızca ‘gerçekleşebileceği’ gerçeği.

Kusturica, filminin senaryosunu Ranko Bozic ile birlikte yazmış. Müziklerde de Emir Kusturica imzası var. Dejan Sparavalo, ünlü yönetmenin müziklerdeki yardımcısı. Luka rolünü oynayan Slavko Stimac bir harika. Abartısız ve çok etkili. Güzel Müslüman kız Sabaha rolünde ise Natasa Solak yine çok başarılı ve inandırıcı. Orijinal adıyla “Zivot je cudo”, “Bir Mucizedir Yaşamak” hemen her Kusturica filminde olduğu gibi doyurucu bir müzik ziyafeti içeriyor. Davullar, klarnetler, kemanlar, zurnalar, trambonlar… Müziğin coğrafyayla kesişen güzelliği.

Kimilerine göre Kusturica’nın bu son filmi, eski filmlerinin tekrarı niteliğinde. Bazıları tarafından ‘hep aynı şeyi çeken iyi bir yönetmen o’. Bu tespitte kısmen haklı olunsa da, ben şahsen bu filmin, Kusturica’nın ilk iki çalışması olan “Dolly Bell’i Anımsıyor musunuz?” ve “Babam İş Gezisinde” ye daha yakın olduğunu, yani yönetmenin ilk günlerdeki samimilik ve sıcaklığa geri döndüğünü düşünüyorum. Anımsıyorum ve şimdi fark ediyorum ki, Kusturica’nın benim de beğendiğim filmi “Arizona Dream”in içinde saklı olan o tuzak dolu hoşluktan ve gişe kaygısından sıyrıldığını fark ediyorum bu kez. Olgunluk döneminin filmini çektiğini düşünüyorum. Çok ciddi bir meseleyi, bir karanlığı, insanın üzerine çöken karamsarlığı, açılmış bir yarayı usul usul kaşıyarak, yerinde tespitlerle, alçak sesli ve sıcacık anlatıyor yönetmen. Yaşamın zorlaştığı her an insanın kendi kendine fısıldanışının müziğini yapıyor Kusturica. Yaşamak diyor, her şeye rağmen bir mucizedir.