Ana sayfa

KISKANDIRAN BİR İLK FİLM

Genç Fransız yönetmen Jerome Bonnell’in 2002’de henüz 24 yaşındayken çektiği ilk uzun metrajlı filmi, usta bir yönetmenin olgunluk dönemi filmi tadında.

Julien ve Emma, annelerini henüz kaybetmiş, doğdukları evde yazar babalarıyla birlikte yaşayan iki kardeştirler. Emma, annesinin boşluğunu doldurmaya çalışmakta ve onu çok özlemektedir. Julien ise çok sevdiği piyanosunu artık çalmamakta, kendini büyük bir boşlukta ve tuhaf bir mahrumiyet içinde hissetmektedir. Babaları Gilles ise, tıpkı çocukları gibi yalnız ve üzgündür. Kendini evin dışına, sokaklara vuran Julien, bir kitapçı dükkanının vitrininde gördüğü Olga’ya aşık olur. Vaktinin çoğunu, çocukluktan bu yana birlikte oldukları arkadaşı Alice ile geçiren Julien’in en büyük saplantısı olmuştur Olga. Gilles’in ufak yeğeni Basile, annesi tarafından bir haftalığına ailenin yanına bırakılmıştır. Onun da en büyük tutkusu tüm aile üyelerinin sürekli izlediği sessiz filmler, özellikle Charlie Chaplin’in klasiklerinden “Sirk”tir.

“Olga’nın Topuzu”, sinemacı bir aileden gelen 1977 doğumlu genç yönetmen Jerome Bonnell imzalı. Henüz 24 yaşındayken tamamladığı bu ilk uzun metraj filmiyle Chicago Uluslararası Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü’nü kazanan Bonnell’i, kıskanmamak elde değil. Üstelik benim gibi sinema ile tutkulu ve derin bir ilişki içindeyseniz bu zaten kaçınılmaz. Daha ilk sahneden itibaren, insanı içine alan film, büyük bir ustalık ve ‘ne yaptığını bilen bir sinemacının işi’ gibi kokuyor. Bonnell kuşkusuz ‘meselesi’ ve ‘bakışı’ olan bir sinemacı. Genç yaşına rağmen oldukça duyarlı. Hatta “Olga’nın Topuzu”, izleyene Eric Rohmer, hatta bazı yönleriyle Resnais ve Tavernier’in sinemasını çağrıştırıyor. Yalın, sıcak, tutarlı, dengeli anlatım, gerçek bir sinema bilgisi ve sevgisiyle dolu. Filmin senaryosu da genç yönetmene ait. Mahremiyet, kaybın acısı, aşk ve dostluk, aile, tutku, hepsinden önemlisi yaşamın gücüne inanmak üzerine ciddi bir metni var filmin. Oyuncu kadrosu da çok başarılı. Usta aktör Serge Riaboukine, ‘ailenin babası Gilles’ rolünde, çok başarılı. ‘Julien’i canlandıran Hubert Benhamdine, sanki uzun yıllardır sinemada gibi. Bonnell’in daha önce çevirdiği kısa filmlerinde de oynattığı ‘Alice’ rolündeki Nathalie Boutefeu ise kusursuz bir oyuncu. Duru ifadesi, bir anda muzip bir genç kıza dönüveren, hayatın tam içinden sıcacık bir karakteri, benzersiz bir sahicilikle canlandırmış. ‘Kız kardeş Emma’ rolünü üstlenen Florence Loiret’de diğerlerinden farksız. Filmin müziklerinde iki büyük besteciden faydalanılmış. Schubert ve Debussy, klasik eserleriyle filmin atmosferine tabir yerindeyse ‘cuk oturmuşlar’.

Çok sevilmiş birinin, bir annenin, bir eşin, bir sevgilinin, bir dostun ardından duyulan ‘son’ hissi, bir belgesel gerçekliğiyle yer bulmuş filmde. Bir yaz döneminde geçen filmde kullanılan ‘durgun’ kır evi, evin dışındaki kentin mekanik devamlılığıyla/hareketliliğiyle büyük bir tezat oluşturuyor. Bonnell’in bu tezatı mükemmel bir şekilde yarattığını söyleyebiliriz. Eve gidip gelen insanlar, yaşama ‘eksik’ devam eden ev ahalisi, dışarıda süren hayat, Jerome’nin çok sevdiği piyanoyu terk etmesi, Emma’nın, Gilles’in ve Alice’in yaşamlarındaki değişimler, küçük Basile’in hayatı ve Charlie Chaplin’i keşfetme günleri… Bir de kitapçıda çalışan Olga. Boynu, yüzü ve en tipik özelliği olan topuzuyla Julien’in rüyalarını süsleyen Olga. Julien’in beraber büyüdüğü yakın arkadaşı Alice ile olan ‘potansiyel gizli aşkı’. Aslında Alice ve Julien’den yola çıkan bir senaryo Bonnell’inki. Dış faktörlerle süslenen olay örgüsü büyük bir tutkunun fotoğrafını çekiyor. ‘Sevgi açlığı’ diyor Bonnell, ve bu açlığın kişiyi tüm benliğinden uzaklaştırdığını, kişiliğini kaybettirdiğini söylüyor. Mahrumiyet ve yoksunluk hissinin ağırlığını anlatıyor. Beraber kalabilmenin zorluğundan ama gücünden bahsediyor. Tüm dertlerini ifade ederken de bunu, oldukça alçak sesli, kendiyle barışık, ne yaptığını bilen bir üslupla yapıyor. Yazın sıcağında ne yaptığını bilmez, üşümüş, kaybolmuş, korkmuş, yalnız bir haldeyken, hayatın bir yerde akıp gittiğinin fark edilmesi ve acılar ne olursa olsun bu hayata devam edilmesi gerektiği üzerine gerçekçi bir öykü Bonnell’in ki. İçinde insan sevgisi olan, hayatın acı-tatlı birçok keskin yanı olduğunu, kaybın ve acının insanın bir yanını yok ederken, bir yanını var ettiğini, insanı büyüttüğünü gösteren bir öykü.

Yönetmenin beyazperdenin büyük ustası Chaplin’e olan sevgisini, ailenin, özellikle baba Gilles’in “Sirk” takıntısından anlayabiliyoruz. Bir çocuğun büyürken gerekli olan eğitiminde yeter-şartlardan biri olarak bakıyor ‘Chaplin’e Bonnell. Hüzün içinde mizah yaratıyor. Düşündürücü, gayet acıklı, basbayağı trajik bir olayın içindeki komikliği gösteriyor bize. Genç yaşta yapıyor bunu üstelik. Hani, şu dünyadan göçmeye yakın, bazı şeyleri kavradığımız andaki rahatlıkla üstelik. Ve alçakgönüllü bir bilgelikle. Mutlaka izlenmesi, sinemayla tutku derecesinde ilgiliyseniz kıskanılması, ilerde bir yerde rastlayınca bir kez daha izlenmesi gereken bir film “Olga’nın Topuzu”.

MURAT ERŞAHİN