Ana sayfa

EV, KALBİNİ BIRAKTIĞIN YERDİR. YA BİR TERMİNAL?

Steven Spielberg ve Tom Hanks beraberliğinin üçüncü film olan “The Terminal / Terminal” sinemalarda.

Doğu Avrupa ülkesi Krakozya’dan New York’a gelen Viktor Navorski adlı adam, pasaport kontrolünde anlayamadığı bir sorunla karşılaşır. Amerika yolundayken ülkesinde meydana gelen iç savaş sonucu hükümet devrilmiş ve ortaya çıkan anarşik ortam sonucu dünya ülkeleri, Krakozya’daki yeni durumu tanımayı reddetmiştir. Viktor’un, New York’un JFK Havaalanı’ndan dışarı çıkması yasak ve imkansızdır. Uluslararası hukuka göre ‘vatansız’ biridir artık o. Yabancı bir yerde, üstelik kocaman bir havaalanında bir başınadır Viktor.

Spielberg’in sürmekte olan Venedik Film Festivali’nin açılışını yapan son filmi “The Terminal” sinemalarda. Filmin bir diğer özelliği de Spielberg’in ünlü aktör Tom Hanks ile üçüncü kez bir araya gelmesi. (diğer ikisi; “Saving Private Ryan / Er Ryan’ı Kurtarmak” ve “Catch Me If You Can / Sıkıysa Yakala”ydı.) Spielberg, “Terminal”de ülkesinin 11 Eylül sonrası göçmen politikasını sert bir biçimde eleştiriyor ve ‘göçmenlik’ durumuna oldukça liberal bir açıdan yaklaşıyor.

Filmin kahramanı Viktor Navorski, ingilizce bilmeyen bir Krakozya vatandaşı. ‘Krakozya’, senaristlerin ürettiği hayali bir Doğu Avrupa ülkesi. Sovyetlerin dağılması ve çıldırmış kapitalizm sonucu birçoklarının başına gelen felaket Krakozya’yı da etkilemiş. Eğitimli, bilinçli ama yoksul insanların ülkesi Krakozya…Karışıklıkların ve mafyanın korkusunda yaşayan gariban insanların ülkesi. Krakozyalı Viktor, artık yaşamayan babasının hayalini gerçekleştirmek üzere belki de elindeki son parayla, oldukça soylu ve onurlu bir mesele için yeni dünyaya, Amerika’ya ayak bastığında ülkesinde olanlardan haberdar değildir tabii. Havaalanından dışarıya adım atması yasaktır ve koskoca JFK havaalanı artık Viktor’un yeni evidir. Havaalanının yeni yetkilisi bürokrasiye ve kurallara sıkı sıkıya bağlı biridir ve amacı Viktor’u ülkesine geri göndermektir. Oysa Viktor’un onurlu bir amacı vardır. Sonucu her ne olursa olsun, ölen babasının yarım kalan rüyasını, son isteğini gerçekleştirmelidir. Bu amaç doğrultusunda Viktor, terminalde yaşamaya başlar. Ülkesindeki durumun belirginleşmesini ve serbestçe New York’a ayak basabileceği günü beklemektedir. Yemek bulmak için terminalde çalışmaya başlar Viktor. Terminalde güzel bir hostese aşık olur. Kendi gibi çaresiz ve yalnız, çoğu göçmen olan terminal çalışanlarıyla yakın dostluklar kurar ve umudunu asla kaybetmez.

Viktor’un babası büyük bir caz sevdalısıdır. Ve birçok ünlü cazcının imzalarını toplamıştır. Fakat koleksiyonunun son parçası için imkanı ve ömrü yetmez. Viktor, babasının hayalini gerçekleştirmek üzere, New York’ta bulunan caz kulübünde çalışan son ünlü cazcının imzasını almaya gelmiştir yeni dünyaya ve imzayı almadan dönmeye hiç niyeti yoktur. Bir terminalde hapis kalmak onu hedefinden caydıramaz. İnsanlar neden yaşar ki? Onur ve gurur, yaşam nedeni olarak önemli kavramlardır. Tüm bunlardan asla taviz vermeden yaşamaktır mühim olan. Sonucunda büyük bir yenilgi olsa bile deneyecektir Viktor, çünkü insandır. Beckett’in de dediği gibi ‘hep denemek, hep yenilmek, olsun yine denemek, yine yenilmek, daha iyi yenilmek’tir amaç. Terminal, bir süre sonra Viktor’un evi haline gelir. Güzel bir hostes olan Amelia da en az Viktor kadar yalnız ve çaresizdir. İmkansızca sevdiği evli bir adamla olan ilişkisi sırasında karşılaşırlar Viktor’la. Aralarındaki aşk, oldukça ‘saf’ ve doğrudur. Yalanı olmayan, içten bir ilişkidir yaşanan. Terminal, kırık bir aşk öyküsüne sahne olur. Terminal’de çalışan başka yalnızlar da vardır. Ağır işlerde çalışan göçmen vatandaşlar. Onlar ve tüm terminal görevlileri kısa sürede Viktor’a ısınırlar. Aralarında sıkı bir dostluk başlar. Nerede olursa olsun aşk ve dostluk insanın dayanağıdır. Viktor’un vazgeçmeye niyeti yoktur. Yaşam sürmektedir. Lisanını konuşamadığın insanların arasında, adını bile telaffuz edemediğin bir terminalde olsan bile yaşamak zorundasındır. Aşık olmak, paylaşmak, sorun çözmek, hatta üretmek… Ev, kalbini bıraktığın yerdir, ya bir terminal?

Spielberg’in sıcak, yürek ısıtan samimi filmi, aslında oldukça keskin bir eleştiriyi de barındırıyor içinde. 11 Eylül sonrası Amerika’nın göçmenlere yaklaşımını oldukça liberal bir açıdan, sertçe eleştiriyor Spielberg. Bir yabancıya yaklaşırken, ırkı, ülkesi, dini, dili ne olursa olsun, sadece insan olduğu gerçeğidir asıl olan diyor. Onun da aynı bizler gibi bir kalbi, duyguları, rüyaları ve en önemlisi onuru ve gururu olduğunun altını çiziyor. Kocaman bir ev olan dünyada hep beraber yaşamanın mümkün olabileceğinden bahsediyor, en azından ‘bir umut var’ diyor. Öykü için Spielberg, epey zor bir mekan seçmiş kendine: Dev bir havaalanı. Sinemanın usta yönetmeninin bu zor işteki en önemli yardımcısı, kuşkusuz filmin görüntü yönetmeni Janusz Kaminski. Kaminski’de aynı filmin baş karakteri Viktor gibi bir Doğu Avrupalı. Bence bu yüzden, kamera, Viktor’un ruh durumunu fazlasıyla mükemmel bir açıdan yansıtmayı başarmış. “Schiendler’in Listesi”den başlayarak, “Jurassic Park”, “Amistad”, “Er Ryan’ı Kurtarmak”, “Yapay Zeka”, “Azınlık Raporu” ve “Sıkıysa Yakala” da Spielberg ile çalışan Kaminski için ünlü yönetmenin ‘gözü’ diyebiliriz. “Terminal” için inşa edilen set, görülmeye değer. Nispeten tek mekanda bu denli akıcı bir film çekmek hiç de kolay bir iş değil. Spielberg, zoru başarmış. Her ayrıntıyı atlamadan kullanmış. Olabildiğince doğal ve her türlü açıdan yaklaştırmış kamerayı Kaminski. Teknik ekibe kusursuz ışık için ayrıca bravo. ‘Amelia’ rolünde Catherine Zeta-Jones, belki de ‘Oscar’ kazandığı “Chicago” dahil en iyi performansını sergiliyor. Abartısız ve sade. Havaalanı yetkilisi Frank Dixon rolünde yetenekli karakter oyuncusu Stanley Tucci var ve döktürüyor. Havaalanı temizlik ekibinden Meksikalı aktör Diego Luna ve Hint asıllı aktör Kumar Pallana da bir harikalar. Michael Nouri de kısacık rolünde, popüler film “Flashdance” dan bu yana en iyi oyununu oynamış. Başrolde izlediğimiz Tom Hanks ise bu kez gerçekten ‘çok iyi’. Sıcacık, inandırıcı ve alçak sesli bir oyun oynuyor Hanks.

Terminale yansıyan hikayenin çok benzeri (senaristlere fikir veren gerçek öykü) Paris’teki Charles de Gaulle Havaalanı’nda yaşanmıştı. İranlı Merhan Nasseri, 16 yıldır Paris’teki terminalde yaşıyor. DreamWorks’ün hikayenin hakları konusunda başları ağrımasın diye Merhan’a 300 bin dolara yakın para ödedikleri, hatta bir banka hesabı olmadığı için parayı avukatı aracılığıyla aldığı söyleniyor.

Terminal, vatanı olmayan bir adamın, tuhaf bir göçmenin, bir yalnızın sıcak ve hüzünlü öyküsü. Temelinde sabır olan bir bekleme öyküsü belki de. Sabırla dikilip haklarını almak için inat eden bir bireyin öyküsü. Çaresiz kalmışların gür sesi. Yaşamak, seyahat etmek, özgür olmak ve nefes almak için sadece insan olmanın yeterli olduğunu belirten bir masal. Her yabancının kötü ve terörist olmadığının kanıtı, bir sevgi öyküsü, çağdaş bir “Godot”.

MURAT ERŞAHİN

murat.ersahin@superonline.com