ANA, YALNIZLAR GARINDAYIM…

İçerdeki dünyanın dışına düşmüş kayıp ve yalnız insanların ve bizi sarıp sarmalayan yaşamın samimi öyküsü “The Station Agent / Hayatın İçinden” sinemalarda.

M.F.Ö. üçlüsünün en sevdiğim şarkılarından biridir ‘Yalnızlar Garı’. ‘…Onca çileye dayandım ana, yalnızlar garındayım. Ana, yalnızlar garındayım…’ der Mahzar buğulu sesiyle. Tüm hüznüne ve ‘kesin mağlubiyete’ rağmen tuhaf bir umut içerir şarkının sözleri. Belli belirsiz, içten içe, geleceğe ve insana dair büyük bir umut. Bu hafta vizyona giren “The Station Agent / Hayatın İçinden” de böyle bir umut içeriyor. Hayatın can acıtan gerçeklerine ve yalnızlığın soğuk ev sahipliğine rağmen, insan gibi hissedebilmek, yaşamın olağanüstülüğü, acı, tatlı sürprizleri, karşılaşılan tesadüflere hassas kalabilmek, sevmeyi becerebilmek, anlayabilmek ve en önemlisi gerçekten ‘birlikte’ olabilmek üzerine içi dopdolu şeyler söylüyor Thomas McCarthy’nin küçük bütçeli, kocaman yürekli bağımsız filmi.

Finbar McBride, Olivia Harris ve Joe Oramas’ın yolları New Jersey’in kırsalında, New Foundland bölgesinin aynı adlı tren istasyonunda kesişir. ‘Fin’ boyu 1.35 cm olan bir cücedir. Olivia, oğlunu kaybetmiş, boşanma aşamasında olan eğitimli ve kültürlü ‘eski’ bir büyük şehir kadınıdır. Joe ise ‘babamın’ dediği karavan büfesiyle oradan oraya takılan Küba asıllı genç bir ‘Amerikalıdır. Birbirinden ‘sosyo-ekonomik-kültürel’ olarak oldukça farklı bu üç insan ortak bir payda altında, ‘yalnızlığın koynunda’ buluşurlar. Bir maket ve oyuncak dükkanında oyuncak tren tamirciliğiyle uğraşan Fin’in patronu ve yaşamdaki tek dostu ölmüştür. Miras olarak Fin’e eskiden sahibi olduğu New Foundland’deki istasyon evini bırakır. Tek ilgi alanı ve dünya ile arasındaki bağ trenler olan Fin, kendi gibi küçücük bavulunu kaptığı gibi soluğu istasyonda alır. İstasyon evinin tam karşısında karavan büfesiyle satış yapan Küba asıllı Joe ve bir kaza sonucu oğlunu kaybetmiş, üst sınıfa mensup Olivia ile tanışır. Birbirinden derin yaralara sahip bu üç insan bir araya gelirler ve yaşam denen tuhaf istasyonda birlikte kalmaya çalışırlar. Her türlü zorluğa rağmen üstelik.

Farklı olmak zordur. Özellikle ‘insanların gözleriyle gördükleri farkları içermek’ daha zordur. Bir cüce olmak mesela. Oğlunu yitirmiş bir anne olmak, kimsesi olmayan çaresiz bir yabancı olmak. Korkunç kalabalığın ortasında farklı olmak ve farklı hissetmek. Arkanızdan konuşulması, size gülünmesi, vah vah denilmesi, acınılması, sizi yok eder; uçsuz bucaksız bir yalnızlığa sürükler. Daha az konuşur daha fazla uzaklaşırsınız dünyevi şeylerden. Farklı ve ‘tüm diğerleri’ için önemsiz gözüken ayrıntılar mutlu eder sizi sadece. Üşürsünüz ve yalnızlıktan ‘geberene’ dek kahredersiniz yaşama. Fin, sadece bir cüce olduğu için, yani ‘normal’ insanlardan 20-30 cm. kısa olduğu için markette çalışan bir kasiyer onun fotoğrafını çeker. Yolda oyun oynayan çocuklar, o geçerken alay ederler: ‘Hey cüce, diğer altı arkadaşın nerede? Ya Pamuk Prenses, ona ne yaptınız? Kadınlar bir tuhaf bakarlar ona. Olivia, arkadaşlarından ve ona oğlunu hatırlatan geçmişinden kaçamaz bir türlü. Arayıp sorarlar mutlaka, saçma sapan ‘yaşam bağlılıklarıyla’ yaşama katmak isterler onu, oysaki o bunu, kendisine acımalarını istememektedir. Joe, iflah olmaz bir yalnızdır. Başka bir ülkede, tek başına kalmış bir genç adamdır o. Kütüphanede çalışan Emily’de yalnızdır, şişman ve siyah derili ilkokul talebesi de yalnızdır, barı dolduran bir sürü insan da. Önemli olan bir araya gelmektir. ‘Dünyanın tüm yalnızları ve farklıları birleşin, hüzünlerinizden başka kaybedecek şeyiniz yok!’ şeklinde yani. Bu zalim ve korkunç kalabalığa inat, bir arada olmaktır önemli olan ve bir arada kalabilmek. Yaraları sarmak ve geleceğe bakmak. ‘Dünyaya teşhisi koyarak’ ama umut dolu. Karşındakine yalansız, dürüstçe dokunmaktır anlamak. Sıcacık, sakin ve kararlı bir dokunuştur bu. Güven verir. ‘İçerdeki bu korkunç kalabalığa rağmen ben senin yanındayım’ demektir dostluk. Kötü zamanlarda ‘orada olunacağını’ bilmektir. Sevgi, bir tren yolunun üzerinden yapılan kısa fakat değerli bir yolculuktur.

Film, aktör ve senarist Thomas McCarthy’nin ilk yönetmenlik denemesi. Başrol oyuncusu Peter Dinklage’e birçok ödül getirmiş. McCarthy, Dinklage ve bağımsız filmlerin eşsiz ve zarif aktrisi Patricia Clarkson, bağımsız filmlerin ana yurdu Sundance’da ödül kazanmışlar. Joe’yu canlandıran Bobby Cannavale, şişman kız çocuğu Cleo’ya can veren Raven Goodwin ve kütüphane görevlisi güzel Emily’yi oynayan Michelle Williams’da çok başarılılar. Zekice yazılmış ve yönetilmiş filmin görüntüleri de oldukça güzel. Bazı kareleri unutulmaz hale getiren doğal ışık, filmin samimi ve sıcak havasını daha da gerçek kılıyor. ‘Hayatın ta içinden’ görüntülere ihtiyacınız varsa, dünyanın dışına düşmüşseniz ve en önemlisi, paylaşacak dostunuz yoksa, “Station Agent” sizi bekliyor.

MURAT ERŞAHİN

murat.ersahin@superonline.com